Dota 6.55

Ekim 7th, 2008 No Comments »
Dota 6.55

Dota allstars 6.55 bugün offical sitde yayınlandı. Yoğunluktan dolayı hata alan arakdaşalr için rapid shareye uplaod edildi.
Dota allstars 6.55 indir

6.55 de 2 yeni hero ve 4 yeni item var.
dota allstars 6.55 Changelog

* Added a new hero (Windrunner)
* Added a new hero (Admiral Proudmoore)
* Added a new item (Magic Stick,239688)
* Added a new item (Dust of Appearance)
* Added a new item (Phase Boots)
* Added a new item (Glyph of Fortification)

* New Loading Screen
* Redesigned and improved Sentinel and Scourge bases as well as nearby terrain
* Added a new game mode (-captainsmode/-cm)
* Rewrote creep/neutral/powerup spawn systems. The game timer now counts down to 0, at which point the creeps and powerups spawn. 30 seconds later the neutrals spawn. This behavior is the same as various popular modes, but it is now standardized to the entire game with the new clock. All game events are based off of this time rather than an arbitrary time based on the mode you used.
* Lots of various performance improvements and fixes
indir »

Multi Hack 2.0 Final

Eylül 15th, 2008 No Comments »
Multi Hack 2.0 Final

Multi Hack 2.0 Final

Metin2 hilelerinin son versiyonu çıktı. Multihack 2.0 finali sitemizden download edebilirsiniz
- Pazarlar Görünüyor !
- Antipatch ‘e Gerek Yok !
- m2xp Vs Gibi Programlara Gerek Yok !
Direk Oyunu Açın Patchleri Yükleyin,
Hack ‘inizi Çalıştırın Ve Oynayın
Önemli: Oyunu Komple Silin,
Tekrar Yükleyin Ve Tüm Patch ‘leri Yüklemesini Bekleyin.
Patch ‘ler Bittikten Sonra Oyuna Girin Ve Hack ‘i Çalıştırın.m2xp , anipatch vs Gibi Programları Yüklemeyin!
Varsa Silin!

DOWNLOAD
rar şifresi : www.metin2.biz

LEGO® Indiana Jones

Ağustos 20th, 2008 No Comments »
LEGO® Indiana Jones
LEGO® Indiana Jones
OYUN TÜRÜ: Aksiyon
YAPIMCI: Traveller’s Tales
DAĞITICI: Lucas Arts
EDİTÖR: uei
OYUNCU SAYISI: Min: 1 Max: 2
ONLİNE DESTEĞİ: YOK
RESMİ SİTESİ: Tıklayın
ÇIKIŞ TARİHİ: 01 Haziran 2008

Lego deyince aklınıza neler geliyor? Sizi bilmem ama benim küçükken oynadığım yaratıcılığımın sınırlarını zorladığım küçük renkli plastiklerden başka bir şey gelmiyor sıklıkla koltukların altından çıkan bu parçalar şimdilerde bilgisayarlarımızı işgal etmiş durumda. Bu durumda şikâyetçi olmak bir yana bilakis çok hoşuma giden bir işgal bu.
indir »

The Incredible Hulk

Ağustos 19th, 2008 No Comments »
The Incredible Hulk
The Incredible Hulk
OYUN TÜRÜ: Aksiyon
YAPIMCI: Marvelous
DAĞITICI: SEGA
EDİTÖR: uei
OYUNCU SAYISI: Min: 1 Max: 1
ONLİNE DESTEĞİ: YOK
RESMİ SİTESİ: Tıklayın
ÇIKIŞ TARİHİ: 27 Haziran 2008

Film oyunlarını sevmiyorum. Ticari amaçların kölesi olmuş oyunlar olarak görüyorum. Aslında piyasaya çıkan her oyunun amacı bu ama film oyunlarında bu daha belli daha itici daha soğuk bir şekilde içime işliyor. Bu soğuk işlemesi her seferinde oyunu oynarken önyargılarımın doğruluğunu onaylarcasına yüzüme yüzüme çarpıyor.

The Incredible Hulk dediğim gibi bir film oyunu o yüzden -film dışında- özgün bir senaryo beklemek hata olur. Yeşil devimizin adı aslında bir bilim adamı olan Dr. Robert Bruce Banner. Gama ışımasına maruz kalan dokuları inanılmaz bir güce ve kuvvete kavuşan Banner, içindeki durdurulmaz öfkeyi bütün şehir ve düşmanları üzerinde uygulamaktan çekinmiyor.

indir »

Kung Fu Panda

Ağustos 19th, 2008 No Comments »
Kung Fu Panda
OYUN TÜRÜ: Platform
YAPIMCI: Beenox
DAĞITICI: Activision
EDİTÖR: holy damien
OYUNCU SAYISI Min: 1 Max: 4
ONLİNE DESTEĞİ: YOK
RESMİ SİTESİ: Tıklayın
ÇIKIŞ TARİHİ: 27 Haziran 2008

Yaz rehavetinin çökmesi ile oyun piyasası hafif bir durgunluğa düşmüş durumda şu günlerde, herkes heyecanla sonbaharda gelecek yeni oyunlar furyasını beklemekte iken, fırtına öncesi sessizlik günlerinde az da olsa bir kaç yaprak kıpırdatacak rüzgarlar esmiyor değil. Günümüz eğlence sektörü pazarlama stratejilerinden birisi de artık gösterime giren filmlere bir de oyun çıkartmak haline geldi ki bu yeni bir şey değil, filmi yapılan oyunlar nasıl sinema açısından bakıldığında genel izleyiciyi tatmin etmeyip sadece oyunu severlere yönelik oluyorsa oyunu yapılan filmler de büyük yatırım, özveri ve zaman harcama ile yaratılan diğer oyunların yanında sönük kalıyor ne yaparlarsa yapsınlar. Hak vermek lazım yine de, ne de olsa devamı gelecek, sürekli online oynanıp kendine has bir kitle oluşturacak yapımlar değil bu tür oyunlar ve yapımcıları da bunun farkında, haliyle başka oyunlar ile karşılaştırmak çok doğru kaçmaz. Ancak bazı oyunlar yine de bu kısıtlamaları ve dogmaları aşıp kendine iyi kötü yer edinebiliyor. Animasyon dünyasının Pixar ile beraber dev isimlerinden birisi olan Dreamworks, eğlenceli bir film olan Kung Fu Panda’yı gösterime sunmuştu geçtiğimiz günlerde ve çok geçmeden oyunu da piyasaya çıktı. Bakalım Kung Fu Panda oyun olarak diğer film ve piyasa oyunları arasından nasıl geçiyor.

Beenox ve Activision temiz çalışmış, anlaşılan bütçeleri sıkı tutulmamış ve zamanlaması iyi planlanmış yahut yapımcılar çok zekice taktikler benimsemişler, bu kısmını bilemiyorum. Öncelikle söylemem gerekir ki platform oyunlarının çok hastası değilimdir, MicroGenius ile herkes deliler gibi Mario oynadığı günlerde bile küçük yaşta bir çocuk olmama rağmen hiç ilgimi çekmezdi, insanların sıkılmadan muhabbetini yaptığı Prince of Persia’yı toplamda oynadığım süre 1.5 dakikadır. Konsol oyunlarına karşı olan antipatim de büyük ihtimalle bana platform oyunlarının oynanış ve görünümünü hatırlattığı için olsa gerek. Hatta Assassin’s Creed oynarken bile bayrak toplama olayını ilk defa görünce “bu ne ya platform oyunu gibi” tepkisini vermiştim. Korkmayın kişisel zevklerim bir oyunu profesyonelce incelememin önüne geçmeyecek, mümkün olduğunca tarafsız oynadım çünkü. Kung Fu Panda prodüksiyon kalitesi yüksek olan, temiz ve uğraşılmış grafiklere sahip, aksiyonu bir dereceye kadar derinlik taşıyan bir oyun. Yalnız tek bir sorun var, filmi izlediyseniz (ki film oyunlarının ana hedef kitlesi filmi izleyenlerdir) size yeni bir şey sunmuyor, ve filmi izlerken harcadığınız sürenin en fazla iki katını sunuyor size (zorluk seviyesine bağlı olarak) ve oynamak için filme ödediğiniz paranın yaklaşık beş katını alıyor sizden.

Animasyon filmlerinin hedef kitlesi hep muamma olmuştur, bir yandan “çizgi film” diye basitçe yorumlanarak genç ve çocuk kitle için denir, bir yandan oyuncular yerine animasyon karakterler çekilmiş, normal bir filmden farksız, eğlenmek isteyen herkes için denir ve ortada hep bir kararsızlık olur. Hedef kitlesinin kim olduğunu yapımcılarının bile kesin olarak bilemediği bir filmin oyunu da haliyle hedef açısından sorun yaşayabiliyor. Kung Fu Panda ise genç ve çocuk kitle için olduğunu itina ile sergilemekte. Kendini oyuncu olarak tanımlayan insanlar bu oyunu görmezden gelebilir, düzenli olarak oyun oynayan birisi için yavan kaçacaktır çünkü. Sudden Strike 3’te tek bir göreve 6 saat harcadıktan sonra 2.5 saatte bitirmeye yaklaşmam oyunun kısalığını kanıtlayacaktır, zorlayıcı bir yönü bulunmuyor ve oyunu bitirince o normalde yaşanan başarı hissini uyandıramıyor. Kung Fu Panda genç zihinlere hitap eden bir film ve oyunu da aynen öyle, ESRB derecelendirmesine göre 10 yaştan büyükler için dense de filmi sevmiş herkes oynayabilir.

Kahramanımız Po isimli bir pandadır, babasının restoranında çalışan tatsız bir hayatı olan Po büyük bir Kung Fu ustası olmayı hayal etmektedir, karşımızda klasik bir kül kedisi sendromu mevcut. Toplum tarafından uygun olmadığı, olamayacağı bir konuma, karaktere özenen sıradan ve hatta fiziksel olarak yetersiz bir bünyenin kendini aşma öyküsü. Dreamworks demiştik değil mi? Aslınd Disney yapımı olsa kimse garipsemezdi eminim. Masum ufak tefek tavşanları kötü kalpli domuz ve timsah gibi “kötü” hayvanlardan kurtarıp bir yandan altın toplarken bir yandan kung fumsu bir dövüş tekniği ile Po’nun doğal yeteneği olan göbeğini ve cüssesini kullanarak ilerliyoruz, ve elbette ara sıra çıkan Boss’ları alt etmeye uğraşıyoruz. Hikaye, anlatımı ile esprili olması hedeflenmiş ama sanki seslendiren ve yazanlar bile buna inanmamış olacaklar ki bu alanda büyük bir ruhsuzluk var. Film oyunlarındaki zorlama hissi maalesef karşımıza çıkıyor bir kez daha. Sahnelerin büyük bir kısmı filmden olsa da oyun için yaratılmış mizansenler de çıkıyor karşımıza. Asıl amaç ise dünyayı ele geçirmeyi planlayan klasik kötü adam karakteri Tai Lung’u alt etmek ve Ejderha Savaşçısı olmak. Sonra da mutlu son.

Pençeleri ile tekli atakların yanı sıra combo saldırılar yapabiliyor, hakkını vermek lazım, free-form olmayan bir dövüş sistemi için başarılı. Fazla sıkılmıyorsunuz ve hareket çeşitliliği tatmin edici derecede. Ara sıra rastladığınız silahları kapıp kullanabiliyorsunuz ve uzak doğu dövüşlerinin vazgeçilmezi olan Ki enerjinizi özel ataklar için kullanmak mümkün, tabii bunlardan ciddi ve görkemli şeyler olmasını bekleyemeyiz, daha çok eğlenceli, biraz da abuklar, bir Panda’nın Ki kullanarak yerde yuvarlanarak düşmanlarını sektirmesi çok da garip değil zaten. Oyun içinde topladığınız altınlarla ve özel objeler ile ekstra kostümler alıp çeşitli resimleri açabiliyor, Po’nun özelliklerini yükseltebiliyoruz.

Çocukların hedef alındığı oyunlar için yapımcıların tam da istediği şey budur ama Kung Fu Panda gibi olsa keşke hepsi. Aksiyon komplike değil ve ilerlemesi kolay, en başından oyuna hızlı bir giriş yapılıyor, az da olsa bir derinlik, dahasını isteyenler için var. Bölümlerde ana görevler dışında beş tane şundan topla git şunu kurtar gibi yan görevler, ve oyunun lineer olmayan çizgisinde görmeden es geçebileceğiniz ve isterseniz dönebileceğiniz bölgeler ve toplayacak bol bol altın ve çeşitli objeler var. Bir yandan platform ilerlemesi bir yandan dozunda dövüş ve aksiyon oyunun kendini tekrarlamasını iyi kötü engelliyor. Dileyenler için Shifu Usta ve filmdeki diğer dövüşçüler olan Maymun, Kaplan, Yılan, Turna ve Peygamber Devesi karakterlerini kullanmak mümkün, hangi dövüş stillerini kullandıklarını söylemeyeceğim, kendiniz bulun, sürpriz olsun.

Mükemmel değil, ama hoşa giden yönleri bol. Işıklandırma efektlerinin kalitesi yüksek, dövüş animasyonları akıcı, grafikler çizgi film/animasyon havasını veriyor ama tabii PC den çok tam bir PlayStation oyunu olmuş. Kontroller klavye ile oynamak için geliştirilmemiş burası gerçek, alışmakta zorlanmasanız da ideal oynanabilirlik için ayarlar ile oynamak kaçınılmaz, üçüncü şahıs kamera açısı ile oynadığımız için kamera geçişleri bazen engellerin/objelerin arkasına geçip biraz sinir bozucu olabiliyor ama bu artık alıştığımız ve yapımcıların bir türlü çözüm bulamadıkları bir şey olduğu için eksiden saymıyorum pek. Deneyimli oyuncuların gözünden kaçmayacak bazı benzerlikler var başka oyunlar ile. En göze batanı Prince of Persia/Assassin’s Creed usulü duvarlara tırmanmak ve çıkıntılardan sarkarak ilerlemek, kameranın böyle bir yere geldiğinde uzaklaşıp değişmesi tam PoP. Ayrıca ikinci bölümden itibaren karşımıza çıkan engeller var arasından geçmeye çalıştığımız devasa çekiçler, dikenli ve can yakıcı dev kolonlar gibi. Şu anki PC standartlarında grafikler beklemek hata olur, daha düşük FPS ve değerler var genelden ama sırıtmıyor. Seslendirme filmdeki ile aynı, haliyle kalitesi yüksek ve hedef kitleye uygun. Objeler ile etkileşime girebiliyoruz, fizik motoru çoğu platform oyunundan daha iyi.

Çok oyunculu için mini oyunlar mevcut sonradan oynanabilirlik için, online desteği yok ve dört kişiye kadar çok oyunculu oynamak mümkün. Çoklu oyunculu modu ağız tadı ile oynamak için önce tek oyunculu hikayede özel altınları toplayıp özellikleri açmak gerekli. Mini oyunlar asıl oyun kadar özenilmiş belki ama aynı zevki vermiyor.

Sonuç olarak, oyuncu kitle için çok iç açıcı bir oyun değil Kung Fu Panda, ama platform oyunlarını seviyorsanız, ya da canınız sıkıldıysa en azından bir şansınızı deneyin derim. Genç oyuncular ise zevkle oynayacaktır eminim, hatta bir yada iki kere daha oynayabilirler. Tanıdığınız küçük bir akrabanız ya da kız arkadaşınızın ufak kardeşi falan varsa ona alabilirsiniz, sevinir garipler.

Alone in the Dark (2008)

Ağustos 19th, 2008 No Comments »
Alone in the Dark (2008)
Alone in the Dark (2008)
OYUN TÜRÜ: Gerilim-Korku
YAPIMCI: Eden Games
DAĞITICI: Atari
EDİTÖR: holy damien
OYUNCU SAYISI: Min: 1 Max: 1
ONLİNE DESTEĞİ: YOK
RESMİ SİTESİ: Tıklayın
ÇIKIŞ TARİHİ: 03 Temmuz 2008
Korkuyorum anne…

Korku-gerilim temalı hayatta kalma oyunları, çok uzun zamandan beri konsollara özel bir değer olarak PC oyuncularını kıskandırmıştı, son zamanlarda ise artık konsoldan sonra PC platformu için de bu tür oyunlar çıkmaya başladı neyse ki. Ancak şu da var ki bu günlerde şöyle adam gibi kaliteli korku-gerilim macera ve aksiyon oyunları ile karşılaşmak oldukça zor, nedeni basit. Donanım kabiliyetleri yükseldikçe ve güçlendikçe oyuncuların da beklentileri artar oldu, büyük, güzel, kafa patlatıcı bilmecelerle, tüyler ürpertici yaratıklarla dolu çetin hikayeleri olan oyunlar yaratmak giderek daha fazla çaba gerektirir hale geldi.

Bu zorlu görevi üstlenme cesaretini en son gösteren Atari’nin Eden Games stüdyosu oldu, Alone in the Dark serisinin beşinci oyunu önce Haziran sonunda Xbox 360, PS2 ve Wii için, Temmuz’un ilk haftası da PC için çıkartarak bizi tekrar karanlığın içine götürüp bırakıverdi. PS3 sürümü ise 2008 sonbaharına ertelenmiş bulunuyor, bunun nedeni ise oyunun PS3 platformuna özel olarak tasarlanıp uyarlanacak olması, bu sürümü ayrıca özel bölüm içeriğine sahip olacak deniyor, PS3 versiyonuna çıkınca bakarız, şimdilik bir korku-gerilim oyunu olarak Alone in the Dark ne derece başarılı olmuş, PC ve Xbox 360 sürümlerine bakarak inceleyelim.

Serinin beşinci oyunu olmasına rağmen Alone in the Dark 5 adıyla yayınlanmadı oyun her ne kadar kimi yerlerde öyle geçtiği olsa da, ki bir adı daha var onu da belirteyim ayrıca Alone in the Dark: Near Death Investigation. Ben sadece Alone in the Dark ismini kullanmayı tercih edeceğim. Oyun New York’un ünlü Central Park’ında geçiyor ve açıkçası bu oyun türünün öncülüğünü yapmış olan serinin önceki oyunları ile sadece ismen benzerliği var. Kahramanımız paranormal olaylar alanında uzmanlaşmış bir dedektif, kendisini yanmakta olan bir binada hafızasını kaybetmiş bir şekilde ve tehlikeli haydutların ortasında buluyor. Çok geçmeden adımızın Edward Carnby olduğunu öğreniyoruz, ağzı bozuk ve kaba bir adam ve bir takım şeytani işlere karışmış. Yıkılmak üzere olan binadan çıkmaya uğraşırken esas kızımız sanat tüccarı Sarah Flores ile tanışıyor ve ikili birlikte Central Park’a giderek Edward’ın geçmişini ve gizemli özellikleri olan bir taşın arkasındaki sırrı ortaya çıkartmaya başlıyorlar.  Bu arada oyunun sitesinde Central Park ile ilgili bazı enteresan bilgiler sunulmuş, ve oyunun hikayesi de genel olarak Central Park ile ilişkilendirilmiş gizemli yönler arasında bağlantı kurmaya çalışıyor.

Ateş mi lazımdı?

Sizler gibi ben de güzel bir hikaye beklerim bir oyunda, özellikle de adı böylesine büyük olan ve geçmişi olan bir oyunda. Ancak bunun yerine daha ilk dakika da artık suyu maksimum derecede çıkmış olan “hafızasını kaybetmiş” “paranormal vakalar dedektifi” karakterini kontrol ederken ve ne olduğunu bilmediğim acayip bir taşı taşırken buldum kendimi, ve bol miktarda iblis ile şavaşırken. Karizmatik olmaya çalışan banal tek kelimelik replikli maskulen karakterlere de alışkınız bol bol, ama bu arkadaş banalın da ötesinde oldukça bozuk bir ağıza sahip, Edward’ın ağzından ortalama dakikada bir küfür duymak olasıdan da öte bariz. Gerçekçi olmaya çalışmışlar belki ama Kemal Sunal tarzı kabalıktan öteye pek gidemiyor açıkçası o küfürler bu yaralı yüzlü arkadaşta, ayrıca korku-gerilim oyununda bu tarz abartılmış Hollywood tarzı replikler çok yapay kaçıyor. Yine de oyunu oynayan ergenlerin “off süper küfür etti” bakışları ile oyunu oynadıklarını hayal edebiliyorum.
Ne yazık ki Alone in the Dark’ın yüzeyi çok derine inemiyor, hayal kırıklığına sebep olan tek şey yaratıcılık dışı hikaye değil ama. Central Park üzerinde kullanılmış bir çok yaratıcı fikir var aslen, ancak çok azı olması gerektiği gibi işliyor ve çoğu da başarısızlıkla sonuçlanıyor. Bunların sonucunda oyunda gevşek bir hava mevcut, tuğlalar sağlam ve güzel ama sıvası çok dandik, haliyle sağlıklı bir duvar yok, oyunun sonunda bol bol tutarsızlık, çileden çıkma ve çelişki geçiyor elimize. Oyun genel olarak beş bölümden oluşuyor ve her bölüm sonunda bir sonraki bölümün “teaser” videoları gösteriliyor.

Alone in the Dark yapımcılarının oyuna gerçekçi alev ve yangın efektleri tatbik etmiş olmaları övünç duydukları bir nokta, ve bunu hakediyorlar gerçekten de. Alevlerin duvarları yalaması nefes kesici bir efekt sunuyor, oyundaki nesneler yanabiliyor ve düşmanlara karşı kullanılabiliyor, bilmeceler, özellikle de oyunun sonlarına doğru ateşin yıkıcı gücünden yararlanılarak çözülüyor ve alevler sayesinde karanlık koridorlarda yolunuzu bulabiliyorsunuz. Hatta kimi zaman alevler o kadar gerçekçi hareket ediyor ki birer ilüzyon olduklarını unutabilirsiniz, işte bu gerçek bir maharet. Sorun şu ki, ateş düşmanları öldürmenin yegane yolu, başlarda ilgi çekici geliyor ama çok geçmeden sıkıcı olmaya başlıyor. Her halükarda düşmanlardan kurtulmak için bir çok farklı yöntem mevcut; molotof kokteylleri atmak, araçları havaya uçurmak, eğreti meşaleler ve alevli nesneler kullanarak, düşmanlara alev almış bir mobilya ile dokunarak hayatta kalabiliyoruz, silahımız ise –ki koca oyunda sadece ve sadece tek bir tabancamız var- zarar vermekte bir işe yaramıyor düşmanlara. Tek şansınız kurşunların üstüne yanıcı bir madde döküp alevli kurşunlar yapıp ateş etmek, ki bu yöntem bile sadece düşmanların vücutlarında parlayan kızgın yaralara doğrudan isabet kaydederseniz işe yarıyor. Oyun boyunca patlayıcı nesnelere çok nadir erişebiliyoruz ve bu da Alone in the Dark’da düşmanları öldürmenin en etkili ve tutarlı yolunu yanan sandalyelerle onlara dokunmak olarak kılıyor. Çok eğlenceli değil mi?

Karanlıkta Kimse Haykırmalarınızı Duyamaz

AitD türündeki bir diğer ünlü oyun olan Resident Evil’da oyunun çeşitli yerlerine dağılmış depolama sandıkları vardır stokladığınız eşyalarınıza kolayca ulaşmanız için, gözlerim Alone in the Dark’ta da aradı ama maalesef oyun sizi ceketinizdeki bir kaç slot ile sınırlandırmakta ve her iki yanında sadece belirli kategoride obje bulunabiliyor. Oyunlarda envanterinizde bulunan eşyalar ile oynamak zahmetli bir iş oluyor zaten etrafta gerçek zamanlı olarak yaratıklar size saldırırken, bu oyunda üstüne bir de bu iş için ceketin ceplerini karıştırıp uğraşmak gerekiyor. Envanter erişimi gerçek zamanlı, yani ceplerinize bakarken oyun durmuyor, devam ediyor, yenilikçi bir yaklaşım, ama keşke daha kullanışlı olsaymış. Objeleri birleştirip yeni silah, alet ve eşyalar yapmak oyunun ana öğelerinden birisi ve pek iç açıcı değil. Şişeye fitil takıp birleştirmek isterseniz önce fitili seçmek zorundasınız, şişeyi seçerseniz olmaz. Neyin nasıl olması gerektiğini çözmek size kalmış, ve bu “nasıl” konusunun oldukça tutarsız olduğundan bahsetmeden geçemeyeceğim. Oyuna gerilim ve zorluk katması için tasarlanan şeyler bunlar yerine sizi mütemadiyen oyun içinde deliler gibi dolanıp eldiven parçaları ile çöp kutularını birleştirip tek kullanımlık silahlar yapmak zorunda olduğunuz bir duruma sürüklüyor. Bu “silahlar” da gerek düşmanlara gerekse çevreye karşı pek bir tutarsız işliyor, eğer işlerlerse tabii.

Oyunun başında deri ceketli kahramanımızın etrafta bulunan objeler ile kapıları kırıp açabileceğini öğreniyoruz. Bu bazen işe yarıyor bazen yaramıyor. Kısmen bunun nedeni garip ve kullanışsız kontroller yüzünden, ve biraz da oyunun fizik motorunun ve çarpışma seziminin çok iyi işlememesinden kaynaklanıyor. Bazen kapılar ilk bir kaç vuruşta kırılıp açılıyorlar bazen ise menteşeler yerinden bile oynamıyor, geriye tek kalan patlayıcı koyup havaya uçurmak. Ki bazen bu yöntem bile tutarlı işlemiyor. Çelik bir kapının önüne bir şişe patlayıcı koyup silahla ateş ettiğinizde hiç bir şey olmayabiliyor kapıya, o zaman şişeyi fırlatıp tam kapının önünde havadayken vurmayı deneyin, parçalar halinde inecek kapı aşağıya. Oyuncunun zekasını ve yaratıcılığını ödüllendiren bir yapı mevcut oyunda ama yeni şeyler denemek her zaman risklidir, bir kaç kez ateşle oynayıp oranızı buranızı yaktıktan sonra yaratıcılığı bir kenara bırakmak isteyebilirsiniz.

Bu kısıtlamalar ve tutarsızlakların üstüne bir de sarsak ve işlevsiz kontroller eklenince oyundan alınabilinecek zevk oldukça korkutucu boyutlara iniyor. Alone in the Dark birinci ve üçüncü şahıs kamera açılarını birlikte kullanıyor. Sürekli olarak kamera açısını değiştirmek durumundasınız çünkü standart “melee” saldırılar sadece üçüncü şahıstan yapılabiliyor ama silahınızı sadece birinci şahıstayken ateşleyebiliyorsunuz. Bir yandan bulmacaları çözmekle uğraşıp diğer yandan isimlerinin sonları “Z” ile biten yaratıklarla kapışırken bir o açıya bir bu açıya dönüp durmak sağlam sinirler gerektiriyor, ve sabır da.

Sen Hiç Karanlıkta Şeytani Yaratıklarla Dans Ettin Mi?

Kamera açıları iyi olsaydı bile oyunun dövüş sistemi eğlenceliden çok sinir bozucu olmak konusunda çok iddialı. Keşke güzel şeylerde bu kadar iddialı olabilse. Yakın dövüş silahları, balta ya da kürek misal, fareyi sağa sola oynatıp sallayarak kullanılıyor, fikir olarak güzel ancak iblislerle savaşan bir dedektif için biraz sakarca ve dikkatsiz kullanıyor kontrol ettiğimiz karakter bunları. Yandaki duvarlar aranızda 5, düşman ile 1 metre varken nasıl oluyosa elinizdeki sopayı duvara isabet ettirmeyi başarabiliyorsunuz. Karakterin ateşli olmayan silahlarla etkileşimi, kullanması hatta elinde onlar varken yürümesi, basamak veya merdiven çıkması bile bir garip. Oyundaki çeşitlilik azlığı ile birlikte pek zevkli değil bu. Hareket dinamiklerine keşke ateş efekt ve davranışlarına gösterdikleri özenin en azından üçte birini gösterseymiş yapımcılar. Kontrollerin PC’ye doğru dürüst aktarılmamış olması Central Park’ta gezinmeyi yeteri kadar zorlu bir eylem kılıyor, heleyine direksiyonun başına geçip dolaşmaktansa yürümeyi tercih ettim şahsen. Alone in the Dark’ın araçları doğru bir şekilde tasarlanmamış, ağırlık, manevra, hızlanma vb gibi teknik özellikleri sanki kafalarından atmışlar, kullanımı bir garip. Eden Games’in bir önceki oyununun Test Drive Unlimited olduğunu düşününce insanın kafasında soru işaretleri doğuyor. Oyunda üç tip araba var, taksi, polis aracı ve eski model klasik bir Amerikan sedanına benzeyen bir araç, Central Park’ı bu kartona benzeyen araçlarla dolaşmak gerçekten içaçıcı değil. Hikaye boyunca belli başlı üç adet araç kullanma görevi var, deneme yanılma yöntemi ile önceden yazılmış rastgele görünümlü olaylarla dolu bu görevleri bitirmek, tekrar, tekrar ve tekrar oynayıp oyunun rutinini ezberleyerek hallediliyor, bunun da ne kadar zevk öldürücü olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Araçları kullanmak için sigortalarını açıp kısa devre yaptırmak gerekiyor, mini bir oyun sekansı ile gerçekleştirilen bu kısa devre olayı başarısız olduğunuzda arabanın alarmını çalıştırıp düşmanları üstünüze çekiyor, ama aynı ekran ve aynı mini oyunu 6.kez yapmak olayı rutine bağlıyor.

PC oyuncularının oyun kolu veya klavye-fare kontrol opsiyonlarını kullanma gibi bir avantajları var ve tüm tuşları istediğiniz gibi ayarlayabiliyorsunuz. Genel olarak da PC sürümünde bazı özelleştirme seçenekleri mevcut, ışık ve gölge ayarları ve çözünürlük gibi özelliklerle oynayabiliyorsunuz. Herhalde oyuncuların oyunun büyük bir kısmını atlayıp geçmek isteyeceklerini önceden görmüşler ki Alone in the Dark’a mantıklı bir DVD usulü menü sistemi koymuşlar, böylece ta en son bölümün başına kadar hızlı geçiş yapabiliyorsunuz. Bu şekilde hızlı geçme yapınca dizilerde gördüğümüz tarzda oraya kadar olanların bir özeti veriliyor. Oyun hikayesinde öyle çok dizilik, dramatik bir senaryo yok ama yine de güzel bir eklenti olmuş, oyunda bazı zorlayıcı ve sıkıcı kısımları es geçmenize olanak sağlıyor. Özellikle de bazı yerlerde oyunun çekilmez hale geldiğini düşününce çok daha değeri artıyor bu özelliğin.

Oyundaki bilmeceler mantıklı bir biçimde ve güzelce tasarlanmış, sadece tek sorun bir kısmının yaratıcı olmadan kolayca çözülüyor olması, ve bir kısmının da bug’lı olması, bazen de ikisi birden. Mesela oyunun bir yerinde yeraltında bir depoda yukarıda bulunan bir yere çıkmanız gerekiyor, bunun için de bir forklifti kullanmanız gösteriliyor. Aracı kullanmayı öğrenip çıkmak için doğru yere getirdiğimde elbette bir yaratığın çıkması lazım tam da işimi halledecekken, ne de olsa bir korku-gerilim oyunu. Neyse, kaçınılmaz yaratığı yanan bir muftak sandalyesi ile dövdükten sonra geri gelince bir de ne göreyim, forklift duvarın yanında olduğu (yukarı çıkmak için duvara yakın olması gerekiyor) için tekrar içine giremiyor Edward, araca girmeye çalışırken anlamadığım bir sebepten dolayı karakterin ölmesi ise bambaşka bir eğlence. Oyun hikayesinin gidişatı ve sonu ile ilgili ipucu vermemeyi tercih ediyorum oynayacakların zevkini öldürmemek için, ama oynayacaklara uyarımı da yapayım, sakın ha oyunun sonundan büyük beklentiler duymayın, çünkü inanın çok daha iyi oyun bitişleri görebilirsiniz, hatta bugüne kadar gördükleriniz bile bu oyununkine boş bir suratla bakmanıza yeter de artar. Çok daha düşük teknolojik imkanlarla eskiden yapılmış onlarca macera oyununu düşününce gerçekten de insanın bazen grafiklerden önce hikayenin gelmesi gerektiğine olan inancını kanıtlıyor Alone in the Dark gibi oyunlar.

Sonuç olarak, Alone in the Dark güzel fikirlere sahip bir oyun, ama hepsini birden denediği için çoğunlukla başarılı olamıyor. Görseller hoş, yangın ve ateş efektleri harika, yaratıcılık hususunda çabalanmış ama yine de sıkıcı dövüşler, sinir kontroller ve kötü bölüm tasarımı ve elbette basmakalıp bir hikaye oyunu “güzel” kavramından birazcık uzaklaştırıyor. Hatta derim ki çok fanatiği birisi iseniz Alone in the Dark serisinde, bu oyunu görmezden gelebilirsiniz. Gerçekten. Bazı oyun türlerine air klişeleri yıkmak adına uğraşmış yapımcılar, bunu görmedim değil, bu açıdan kutlanmayı hakediyorlar. Ancak bu demek değil ki kendisi de bazı klişeleri itina ile tekrar ediyor. Eski macera oyunları tadını biraz verebiliyor olması gözüme en çok hoş gelen yanı oldu, ama bu bile diğer hatalarını ve kötü yönlerini görmezden gelmeme engel olamıyor. Olmamış diyoruz ve yerine yolluyoruz.

Devil May Cry 4

Ağustos 19th, 2008 No Comments »
Devil May Cry 4
OYUN TÜRÜ: Aksiyon
YAPIMCI: CAPCOM
DAĞITICI: CAPCOM
EDİTÖR: uei
OYUNCU SAYISI: Min: 1 Max: 1
ONLİNE DESTEĞİ: YOK
RESMİ SİTESİ: Tıklayın
ÇIKIŞ TARİHİ: 29 Şubat 2008

Playstation 2’de DMC3’ü gördüğümde gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi olmuştu. Öyle bir oyun düşününki yönettiğimiz karakter daha önce hiçbir oyunda görmediğimiz bir karizmaya, dövüş becerisine, bizi mest eden diyaloglara ve ona yöne veren parmakların sahibine (bize?) bu denli gaz verebilsin. Olay bununla bitse yine iyi; öyle bir oyun düşününki bu kahraman muazzam bir dünyanın içinde, oyun dünyasında görüp görebileceğiniz en baba senaryoya sahip ve gerek görselleri gerekse sesleri ve müzikleri ile aynı başarıda ve muhteşemlikte aynı potada eritilebilsin. DMC3 oynarken deli gibi kendimden geçişimi zorlu bosslarda Tv’ye kafa atmamak için kendimi tutuşumu çok iyi hatırlıyorum. Hele ki sağlık barımızın en dibinde bir sağa bir sola sıçrayışlarımızı ve darbe almadan en öldürücü vuruşumuzu yapmakta gösterdiğimiz çabaları parmaklarımızdaki şişliklerden başkası bilemezdi.

Derken Playstation 3 ün oyun listesinde DMC4 gözüme çarptı. Beni bir heyecan basmıştı. Ama hevesimin kursağımda kalması an meselesiydi çünkü oyun PC’ye çıkıp çıkmama gibi bir bilgisi o günlerde henüz yoktu. Ardında PC için oyunun çıkış tarihleri de duyurulunca rahatlar olmuştum. Ama ne zaman bize düşerdi orası bilinmez. Çok geçmeden DMC4 ün demo sürümüne Oyungezer dergisinin verdiği güzel dvd ile kavuşmuştum. Ama demo tam manasıyla ağzımıza bir parmak bal sürüp bizi postalar nitelikteydi. 10 dakikalık bu demo bile oyunun gerek muhteşem oynanabilirliği olsun gerek grafikleri ve ses müzik uyumu ile olsun bizi fazlasıyla tatmin etmeye yetmişti. Demoyu bir kere oynayıp o 10 dakikanın nasıl geçtiğini anlamadan oyunun tam sürümü bana ne zaman ulaşır diye kara kara düşünmeye başlamıştım. Aradan geçen 15 gün sonunda oyunun tam sürümü elime ulaştı ve dvd’nin üzerinde DMC4 yazısını görür görmez bilgisayarımdaki bütün işleri askıya alıp meşakkatli bir yüklemenin ardından oyunu bilgisayarıma kurdum. En başta söylemekte fayda var yeni nesil bir ekran kartınız varsa oyunu Dx10 güzelliği ile oynayabilirsiniz. Ben Dx9 ile oynanmama rağmen grafikler muhteşem güzel ve akıcı iken Dx10 da oynayan şanslı arkadaşlara selam söylüyorum.

DMC aslında konsol bozması bir oyun olduğu için klavye ile oynamak sizi gerçekten zorlayacak ve gerecektir. Ben hiç klavyeyle oynamadım ama oynayanların yorumlarına ve sıkıntılarına şahit oldum o yüzden bu oyundan tat almak istiyorsanız baştan söyleyeyim: Gidin kendinize güzel bir gamepad alın hem sırf bu oyun için değil başka nice güzel oyunları gamepad ile rahatça ve kasmadan oynayabilesiniz diye.

Bildiğiniz üzere-belki de bilmediğiniz- DMC4 de artık Dante yok. En azından yönettiğimiz karakter o değil ama yinede oyun içersinde bize o yakıcı karizmasını ve endamını gösteriyor.
Oyunun açılış videosunda yönettiğimiz karakter olan Nero askıdaki koluyla bir kilisede boynunda kulaklığı ile ‘’hep beraber sinerji yaratalım hadi dua edelim’’ diyen papazı hiç sallamıyor ve son derece rahtsız bir biçimde bu töreni ve anlatılanlar dinliyor. Arından adeta gökten zembille inme tarzında nerden geldiği belli olamayan Dante ortalığı kan gölüne çevirmeye başlıyor. Tabi biz hayran hayran sinematik tadındaki bu videoyu izliyoruz. Ardından Nero’nun yönetimi bize gelince kilisede ilk kılıç darbelerimizi ve ilk kombolarımızı yapmaya başlıyoruz. Dante’nin umursamaz tavırları ve dövüşürken yaptıklarına verilecek cevabımız olduğunu düşünüp daha bir gazla sarılıyoruz gamepadimize. O kadar kolay lokma olmadığımızı Dante’ye gösterdikten sonra ve Dante’nin geldiği yoldan gidişini izleyip ilk videomuzu hayran bir ifade içerisinde bitiriyoruz. Bu tarz videoların ilerde sıklıkla geleceğini bildiğimden fazla üzülmeden menüler arasına dalıyorum.
Burada karşımıza Rpg’lerden alıştığımız item sistemi ve skill listeleri görünüyor. Oyunun başında olduğumuz için şimdilik burada gördüğümüz pek çok şeye gücümüz yetmese de sonradan ‘’döncem ben sana!’\\\’ deyip bir kontrol amaçlı tur atıyoruz. Yukarıda bahsettiğim güçten kasıt oyun içersinde yaratıkları öldürdüğümüzde yada çevredeki eşyaları parçalayacağımızda ortaya çıkan çeşitli ebatlardaki kırmızı kafa benzeri taş küre benzeri cisimler. Çeşitli renkte ve ebatta bu taşlara sıklıkla rastlıyoruz.
Burada yeterli puana göre açabileceğimiz combo skilleri ve faydalı itemlere ulaşmak mümkün o yüzden Nero’nun düşmanlarına karşı üstünlük sağlamada bu kısım çok gerekli ve uğranası bir yer olmuş.

DMC4 de Nero ile oradan oraya koşarken eğer gerçek bir oyuncuysanız arada kafanızı kaldırıp gökyüzüne bakarsınız yada çevre modellemelerine hayran kalırsınız yok ben direk gidilmesi gereken yer giderim derseniz oyuna yazık olur. Çünkü DMC gerek gamepaddeki kontrolleri ile olsun gerek grafikleriyle olsun gerçekten muhteşem bir yapım. Çevreyle etkileşime gireceğiniz ve gizli bölmeler için oradan oraya sıçrarken bu bahsettiğim görselliği göz ardı etmeniz pek mümkün değil oyun gerçek manada sanatsal vurucu bir güzelliğe sahip.

Capcom’ u küçükken gittiğim atari salonlarında ki oyunlarda görürdüm. O zamanlar ne olduğu hakkında pek bir bilgim yokken şimdi böyle bir oyunun açılış ekranında Capcom’un o sarı renkli yazınsı görmek değişik duygulara kapılmama neden oluyor.(mesela yaşlandık iyice).
Capcom işi biliyor demeye getiriyorum. Gerek karakter modellemeleri, gerekse de organik olmayan yüzey modellemeleri gerçekten çok kaliteli ve detaylı olmuş. Kapalı mekânların büyüsü ile açık mekânların kendine has ferahlığı bariz bir şekilde belli oluyor ki pek çok oyun bunu beceremediğini çıkan bazı gereksiz oyunlardan biliyoruz.
Ayrıca oyundaki efektlerde eşsiz sahnelerin ve savaş sırasında sizin kendinizden geçmenize sebep olan görsel şölenlere dönüşebiliyor. Özellikle Nero’nun kılıcına kendiniz alıştırırsanız elinizin altından pek az şey kurtuluyor.
Oyunun grafikleri için aslında söylenecek o kadar çok şey var ki: örneğin açık alandayken o muhteşem manzaralı binalar ve kiliselere bakmak yada en basitinden bir çeşmenin etrafındaki su birikintisini izlemek bile oyunda zevkle yapılacak şeylerden. Bütün bunların bu kadar güzel görüntüsünün yanında bilgisayarınız ortalama bir sisteme bile sahip olsa gayet rahat çalıştırabiliyor. Ayrıca yazının başında belirttiğim Dx10 desteği iye oyunu oynamak ayrı bir zevkli olacaktır.

Oyundaki mekânlarda asla biz aynı yerlerde geziyormuş hissi uyandırmayan son derece mistik ve oyunun havasına uyan yapılardan oluşuyor. Karanlık sokaklar gizli bölmeler hepsi son derece güzel ve düz gidişata alternatif olmayı amaçlayan mekânlar. Bazen bir kilise bazen bir limanda bazen de bir kalede dolaşmak bizi hiç sıkmıyor. Ayrıca o bahsettiğim gizli bölmelerde ise sizin için çok güzel eşyalar bulunuyor.

Oyunu böyle ballandıra ballandıra anlatmamın büyük nedenlerinden birisini Nero olduğunu söylemem gerek. Bu kadar az tuşla bu kadar güzel hareketleri yapmak gerçekten bir aksiyon oyunun can damarlarını oluşturuyor. Oynanabilirliğin bu denli rahat olması yukarda bahsettiğim muhteşem çevre ile ve detaylı karakter modellemesi ile birleşince tadından yenmeyen bir bileşim ortaya çıkıyor. Özelikle Nero’nun bosslarla olan savaşlarında yaptığı hareket ve canını dişine takmış halde oradan oraya savrulurken bu dinamiği görmek çok keyifli ve sizi oyuna bağlayan unsurlardan en önemlisi olarak sivriliyor. Zaten oyunda pek çok tipte düşmanınız olduğu için bu hareketleri ve rahatlığı sıklıkla onarlın üzerinde denerken sıkılmayacaksınız. Her bölümün sonunda ise karşınıza gelen bosslarda ise soğuk terler dökeceksiniz.
Oyunda ayrıca ilerleyen bölümlerde bazı küçük bulmacaları çözmenizde gidişat açısından yapmanız gerekenler aranızda biraz mantık ve hafıza gücüyle bu bulmacaların üzerinden geçebiliyorsunuz ama o bulmacaya kendinizi vermezseniz işiniz zorlaşıyor. Ve bir yerde takılı kalmak insanı bıktırabiliyor. Bu takılı kalma boss savaşlarında da sizi fazlasıyla uğraştıracaktır çünkü oyundaki bu devasa yaratıklar gerçekten güçlü ve öyle kolay yıkılan cinsten değil bunlar için bütün hünerlerinizi göstermeniz gerekiyor.

Oyundaki bir başka güzellik ise müziklerin gerçekten piyasadaki çoğu parçadan güzel olması. Sırf müziklerini dinlemek için bile oyuna girilebilir. Oynayış sırasında devam eden rutin müzik ortamdaki düşman durumuna göre değişiklik göstererek daha tempolu hale geliyor ve sizin savaşlardan gazınıza ek yapıyor.

Seslere gelince üzerinde biraz durmamız gerektiğini düşünüyorum gerek Nero’nun seslendirmesi olun gerek Dante’nin seslendirmesi olsun son derce doğru ve yerinde kişiler tarafından seslendirilmiş. Bunu ses tonu ve tınısı açısından söylüyorum. Yani iki karizma karaktere bu tonların dışında birinin sesi olsaydı bütün olayı bitirebilirmiş ama seslendirmeler ve diyaloglardan duyduğumuz o sesler tamda adamına göre olduğunu bize gösteriyor. Ayrıca diğer karakterlerin ve Kyrie’nin seslendirmesi de aynı ölçüde başarılı. Diyaloglardan ve konuşmalardan başka bossların kükremeleri ve nidaları da oyuna çok güzel yansıtılmış.
Elimizdeki silahın yada kılıcımızın bir canavara yada taşa vurduğundaki ses de son derece tatminkâr olarak oyunda duyuluyor.

Oyunu bu kadar övdükten sonra bence tek kötü tarafına da atlamadan yazıyı bitirelim oyunda save sistemi son derece kullanışsız olmuş istediğiniz zaman oyundan çıkıp gidemiyorsunuz. Daha doğru çıkmanız imkânsız alt+tab seçeneğini kullanmanız gerek. Onun dışında bölümün sonuna kadar oynamanız şart. Bu durumda POP serisi oyunları gözüme gelince; keşke belli bölgelerde save noktaları olsaymış demeden edemiyor insan.

Ama oyuna alışıp Nero’nun kıvraklığını ve becerilerini izlemeye başlayınca bölümleri kolayca bitirebiliyorsunuz. Devil May Cry 4 kesinlikle alıp oynamanız gereken bir oyun. Gerek grafik kalitesi gerek senaryodaki derin konu gerek oynanabilirliği olsun aksiyon dolu bir oyun sizi bekliyor. Yanınıza gamepadinizi almayı unutmayın.

Hellboy: The Science of Evil

Ağustos 19th, 2008 No Comments »
Hellboy: The Science of Evil
Hellboy: The Science of Evil
OYUN TÜRÜ: Aksiyon
YAPIMCI: Krome Studios
DAĞITICI: Konami
EDİTÖR: holy damien
OYUNCU SAYISI: Min: 1 Max: 3
ONLİNE DESTEĞİ: VAR
RESMİ SİTESİ: Tıklayın
ÇIKIŞ TARİHİ: 24 Haziran 2008
Yaz ayı rehavet ayıdır, bir çok sektör için yaz ayı ölü sezon geçer, talep fazla olmaz iken arz da temkinlidir, oyun dünyasına da bu çıkan oyun sayısında azlık yada çıkan oyunlarda kalite/özen eksikliği olarak ortaya çıkmakta bir süredir. Afrika sıcakları adı altında cehennem sıcakları ile boğuşurkene sanki latife yaparcasına bir cehennime de Hellboy yaşatmaya geldi bize. Üstad Mike Mignola tarafından yaratılan ve son dönem çizgi romanları arasında oldukça büyük üne sahip Dark Horse Comics’den çıkan Hellboy, ikinici sinema filmi gösterime girmeden önce ikinci oyunu ile karşımıza çıktı. PS3 ve X360 ile PSP platformları için çıkan oyun, çizgi roman-film ikilisinin yanında sönük kalmaktan kurtulamamış bu sefer de. Artık kafamıza kazınmış olan film oyunu = kötü oyun düsturu sebebiyle şöyle korkak adımlarla yaklaşıp uzaktan sopayla bir dürttüm Hellboy: The Science of Evil’ı, gelen tepkiyi aktarayım.

Hellboy, 1993 yılında ilk kez çizgi roman olarak ortaya çıkan bir ürün, hikayesi Paranormal Vakalar Araştırma ve Savunma Bürosu’na bağlı bir iyilerin dostu kötülerin düşmanı şeytan olan Hellboy (asıl adı Anung un Rama’dır) ve arkadaşları etrafında geçer. İkinci Dünya Savaşı esnasında Nazi okültistleri tarafından dünyaya başka bir boyuttan çağrılan Hellboy, Müttefik Kuvvetler güçleri tarafından daha ufak bir şeytancıkken kurtarılır ve Profesör Trevor Bruttenholm bu kırmızı boynuzlu ve kuyruklu ufaklığı himayesi altına alır. Bir takım garip ve eğlenceli benzer yaratık arkadaşları ile Hellboy, Amerikan Hükümeti için paranormal vakalarda dedektiflik yapar.

Oyun ne yazık ki çizgi romanlardaki o karanlık, grotesk ve gotik havaya, ve de ilgi çekici hikaye ilerleyişine sahip değil, hatta aslında The Science of Evil teknik olarak bir hikayeye bile sahip değil. Oyun altı bölümden oluşuyor ve teorik olarak bu bölümleri aynı tuşa art arda basarak bitirmeniz mümkün. Filmdeki seslendirme aktörü olan Ron Perlman tarafından seslendirilen büyük kırmızı karakterimiz ile her bölüme umutsuz bir hikayeye gizem ve derinlik katma amacı güden “cutscene” videosu ile giriş yapıyoruz, daha sonra n sayıda belli belirsiz yaratıklardan oluşan düşman ordusunu pataklayarak bir sonraki bölüme geçmemizi engelleyen görünmeyen bir engele geliyor, çıkan boss’u döverek bir sonraki bölüme geçip aynı şeyleri oyunun sonuna kadar tekrar ediyoruz.

Bölüm sonu engelleri, görünmeyen bir anda kalakaldığınız engeller, ormanda, çölde, mezarlıkta ve Von Klempt’in kalesinde geçen bölümlerde çıkıyor. Karşılaşılan düşmanlarımız ise maskeli savaşçılar, Nazi zombileri, kafalarında yüzükler olan garip ufak adamlar ve kertenkele adamlar. Bu kötü adamları dövmek için X tuşuna basıyoruz mütemadiyen, Hellboy’da yumruklar atarak, kimi zaman da bir kaç ekstra hareket yaparak karşılık veriyor durmak bilmeden bu tuşa basmalarımıza. Hellboy koca bir oğlan ve atakları da doğru orantılı olarak yavaş ve zaman zaman combo’ların sonlarına doğru savunmasız kalıyorsunuz. Dilerseniz Y tuşuna basıp, Hellboy’un taştan olan büyük elinin parlamasını sağlayabilirsiniz, bu şekilde düşmanlara o eliyle vurup biraz daha fazla zarar verebiliyor. Ama yine de düşman yığınlarını temizlemek için çok fazla yumruk atmak gerekiyor, nihayet öldüklerinde mavi enerji bırakıyorlar arkalarında. Bunları toplayıp mavi enerji barını dolduruyoruz. Oyun kolundaki iki çubuğa birden basınca mavi enerjiyi kullanıp Hellboy’un mevzu bahis elini alevler içine gark edebiliyoruz. Bu şekilde yapılan saldırılar bir nebze daha da güçlü oluyor. Düşmanlar siyah beyaz yanıp sönmeye başladıklarında özel ataklar yapıp “finish him” tarzı son darbeler koyabiliyoruz ve can kazanıyoruz böylece. İsterseniz altı bölümün hepsini co-op modunda ister online olarak isterseniz bölünmüş ekranda oynayabilirsiniz, çok oyuncu sadece iki kişiyi destekliyor maksimum. Co-op oynarken bir kişi Hellboy olurken diğeri Liz yahut Abe olabiliyor. Ancak her nedense oyun içi videolarda görünmüyor ikincil karakterler.

Yukarıdaki paragraf ile oyunu güzelce özetlemiş oldum gerçekten, başka türlü ne diyeceğini bilemiyor çünkü insan. Sanırım oynadığım en sıkıcı oyunlardan bir tanesiydi diyebilirim. Oyun baştan sona çelimsiz düşmanlarla dolu bölümlerden oluşuyor, özellikle kertenkele adamlar kötü figüranların peluş kostümler içinde oynadığı “B Movie” filmlerin havasını yaşatıyor. Bölümlerin çeşitli yerlerinde “boss” dövüşleri var ama diğerlerinden tek farkı daha fazla zaman harcatıyorlar size, kesinlikle bir zorluk oluşturmuyorlar ve haliyle eğlenceli değil, sıkıcılar. Lobomoti yapılmış zombi goril belki de en çok zorlayanlardan, en fazla ikinci denemede geçiyorsunuz rahat rahat.  Tek yapmanız gereken X-X-X-X kombine ataklarında savunmasız durumda kalmamaya dikkat etmek.

Boss savaşlarının çoğu kolay ve saçma. Bir aşamada devasa solucanlardan (Fatih Kurtçuk kitabından hatırlayacaktır çizgi romanı okuyanlar) bir tane geliyor karşınıza, uzun vantuzlu dokunaçları olmasına rağmen onlarla saldırmıyor, oldukça yavaş ve hantal, yaptığı bir iki saldırıyı kolayca karşılayabiliyorsunuz, gerçekten çok fazla zeka ve yaratıcılık gerektirmiyor. Hikayede belli bir amaç veya açıklama yok. Hellboy veya herhangi bir başka karakter neyi ve neden yaptığınızı açıklama zahmetinde bulunmuyor. Görev brifingi almak için karargaha falan da gitmiyoruz, bölümler ardı ardına duraksamadan başlıyor, insan ara sıra bekliyor ara sahneler olmasını, Hellboy evreni hakkında çeşitli detayları veya sırları açıklayan ipuçları çıkmasını ama nafile. Altı bölümün hikayesi birbiri ile fazla bağlantılı değil, ve genel bir kompozisyon oluşturmada başarısız. Arasıra duvarın birine yumruk attığınızda içerden çıkan bir iskelet size neden bu yaratıklarla dövüştüğünüzü anlatmaya çalışıyor ancak oldukça silik kalıyor.

Hellboy’un kamera açısı sabit, yani kamera girdiğiniz alanların belirli bölümlerinde sabit duruyor belirli bir açıdan, ve diğer kısma geçene kadar değişmiyor. Bunun sonucunda bazı bölümlerde bulunduğunuz yerleri doğru dürüst inceleyemiyorsunuz çünkü öncelikle o dar alanda manevra yapmak zaten zor, sonra bir de bir sürü düşman ile kapışmak durumundasınız, bu esnada kamera açısının kontrolleri ve görüşü tehlikeye atmamasını tercih ediyor insan.

Oyun hikayesi zevksiz ve ilgi çekici değil, oynanış detaysız ve basit, sunum da içler acısı, geriye tutunabileceğimiz son bir şey kaldı tek çare olarak, grafikler. Doğrusunu söylemek gerekirse Hellboy: The Science of Evil 3 yıl önce eski Xbox için çıkmış olsaydı kimse şaşırmazdı. Grafik kalitesi düşük, teknik olarak birkaç yıl önce çıkmış oyunlar ile neredeyse aynı kalitede. Çevre öğeleri çok yapay durmakta, sıvı efektleri başta olmak üzere kesinlikle dinamik ve aktif efektler tatmin edici değil. Ekranda düşman sayısı artınca FPS düşüyor ve oynanış ağırlaşıyor. Oyun içi videoları da sanki amatörler tarafından yapılmış ya da hiç uğraşılmamış havası vermekte. Oyun dışındaki ekstra içerikler, röportajlar, sahne arkası görüntüler, oyunda bulduğunuz özel eşyalar ile açılıyor ve HD değiller. Film üzerinden beslenen bir oyunda en azından HD videolar beklenir. Oyun müziklerine gelince, filmdeki seslendirme aktörleri var, Ron Perlman, Selma Blair ve Doug Jones üç karakteri seslendirmede başarılı (Hellboy, Liz, Abe), ancak kendilerinden fazla bir şey duyamıyoruz üç beş banal replik dışında. Oyunun genel tema müziği de sessiz kalıyor aksiyon içerisinde ve etkilemekten oldukça uzak.

Sonuç olarak, genelde bu tür bir oyun için en azından “fanların ilgisini çekebilir” veya “meraklıları bir şekilde edinip oynasınlar” denir ama bu oyun için bunlar bile fazla. Hellboy: The Science of Evil kötü bir oyun değil, sadece fazla sıkıcı ve sallapati yapılmış, filme olan ilgiden beslenmeyi hedefleyen ticari bir uzantı.  Zorlayıcı değil, eğlenceli değil ve pek bir ruhu yok. Oyun kendini tekrar ediyor en başından sonuna kadar, arabirim yalın ve özelliksiz, ekstra içerik de düşük kalitede. Şahsen ben Hellboy olsaydım bu kötü şakayı yapanları bulup intikam alırdım.

Hükümran Senfoni

Ağustos 19th, 2008 No Comments »
Hükümran Senfoni

“Hükümran Senfoni” adlı Türk bilgisayar oyunu, 9 Mayıs tarihinde internet üzerinden test aşamasında uygulamaya açıldı. Geçen üç ay içinde kullanıcı sayısı 100 bine ulaştı.“Hükümran Senfoni”nin birinci yılın sonunda Türkiye’nin en çok oynanan oyunu olacağını belirtiliyor.

Oyunun Türkiye’de bu hafta içinde satışlarına başlayacağını ve test aşamasından büyük ölçüde çıkmış olacağını söyleyen Bayol, “Oyuna yeni bir şey ekleme yerine sadece oyunu sağlıklı bir şekilde ayakta tutacağız ve yurt dışı pazarları için anlaşmalar üzerinde çalışmalarımıza yıl sonlarına doğru başlayacağız” diye konuştu.

Oyun herkes için ücretsiz olarak hso.mynet.com adresinden oynanabiliyor.Oyuna mynet üyeliğinizle girebilirsiniz.

Han Savaşları

Ağustos 19th, 2008 No Comments »
Han Savaşları

Stratejik ortacak similasyon oyunu han savaşları orginal adıyla khanwars her nekadar klan savaşlarına benzesede daha kapsamlı ve daha detaylı birr içeriğe sahip.

Resimdeki görüntülerdende anlıyacağınız gibi oyun age of benzeri bir yapıya sahip. Oyun yöneticilerinin yaptığı açıklamalarda bunu doğruluyor. Admin Ifrull’un söyeldiğine göre age of empires oynuyan herkez bu oyunun mantığını kolayca kapabilir.
Oyunun resmi sitesinden yayınlanan bir kaç resmi sizinle paylaşmak istiyorum.
ss1ss2 - ss3 - ss4 - ss5 - ss6

Sizde Han savaşları oynamak istiyorasız buraya tıklayarak hemen üye olabilirsiniz.

| demo oyun | oyun indir | sxe 7 | pes 2009 v1.10 Patch | demo oyun indir | far cry 2 indir | pes 2009 | far cry2 türkçe yama | NtvCnBc |

Turka Wow © 2008 Oyun indir, Demo oyun, full oyun indir, yama, pach, sxe 7, sxe, tek link oyun, nocd, serial, Türkçe Yama